Back to overview

Nb

Turuncu Şafak ve Kaderin Yankısı

Karakura Kasabası'nın üzerinde güneş, her zamankinden daha parlak ve umut dolu bir sabahla yükseliyordu. Kurosaki evinin yatak odasına sızan ilk ışık hüzmeleri, birbirine sıkıca sarılmış iki bedenin üzerine düştü. Ichigo, gözlerini yavaşça araladığında burnuna dolan ilk şey Orihime’nin saçlarının o huzur veren kokusu oldu. Geceki o yoğun, ruhsal birleşmenin ardından bedeninde tatlı bir yorgunluk vardı ama zihni hiç olmadığı kadar berraktı.

Orihime’nin uyurken yüzünde beliren o masum ve huzurlu ifadeyi izlerken, Ichigo’nun içindeki korumacı içgüdülerin yeni bir boyuta geçtiğini hissedebiliyordu. Bu sadece bir sevgi değildi; bu, kökleri toprağın derinliklerine uzanan devasa bir çınar ağacının, ilk filizini fırtınalardan korumak için dallarını germesi gibi bir histi.

Ichigo, elini yavaşça ve neredeyse nefesini tutarak Orihime’nin karnının üzerine koydu. Henüz fiziksel bir değişim olması imkansızdı, ancak bir Shinigami olarak taşıdığı o keskin ruhsal algı, orada bir şeylerin farklılaştığını fısıldıyordu. Sanki iki büyük nehrin birleştiği noktada, yeni ve durgun bir göl oluşmaya başlamıştı.

— Günaydın, Ichigo...

Orihime’nin uykulu ve yumuşak sesi sessizliği böldü. Gözlerini açmadan gülümsemişti. Ichigo’nun elinin sıcaklığını hissettiği an, o da elini kocasının elinin üzerine koydu.

— Günaydın, dedi Ichigo, sesi sabahın mahmurluğuyla biraz pürüzlüydü. — Seni uyandırdım mı?

Orihime gözlerini açıp Ichigo’nun turuncu saçlarına ve altın rengi gözlerine sevgiyle baktı.

— Hayır, sadece... rüyamda çok parlak bir ışık görüyordum. Sen elini koyunca o ışık daha da ısındı.

Ichigo, karısını kendine çekip alnına uzun bir öpücük kondurdu. Dün geceki tutku dolu anlar zihninde bir film şeridi gibi geçerken, Orihime’nin ne kadar kararlı ve güçlü durduğunu bir kez daha hatırladı. O, sadece nezaketiyle değil, sevdikleri için her şeyi göze alabilen iradesiyle de Ichigo’yu tamamlıyordu.

— Orihime, dün gece söylediklerin... dedi Ichigo, bakışlarını ciddileştirerek. — Bu kararı birlikte verdik. Ama biliyorsun, bizim dünyamız hiçbir zaman tamamen güvenli olmadı. Eğer... eğer gerçekten bir aile olacaksak, seni ve onu korumak için gerekirse tüm dünyayı karşıma alırım.

Orihime, Ichigo’nun bu aşırı ciddi ve bazen kendine yüklenen tavrına alışkındı. Doğrulup yatakta oturdu, ipek çarşaf omuzlarından aşağı süzüldü. Ichigo’nun yüzünü avuçlarının arasına aldı.

— Biliyorum Ichigo. Sen her zaman herkesin kahramanı oldun. Ama bu sefer, sadece bir koruyucu olmanı istemiyorum. Bu yolculukta yanımda olmanı, bizimle birlikte gülmeni ve korkmamanı istiyorum. Çünkü ben korkmuyorum. Senin olduğun yerde korku barınamaz.

Ichigo gülümsedi, bu seferki gülümsemesi daha rahat ve içtendi.

— Haklısın. Her zamanki gibi haklısın. Sanırım biraz fazla ileriye odaklanıyorum.

Yataktan çıkıp hazırlanmaya başladıklarında, evin içindeki hava her zamankinden daha canlıydı. Aşağıdan Ichigo’nun babası Isshin’in her zamanki gürültülü bağırışları ve kız kardeşleri Yuzu ile Karin’in mutfaktaki atışmaları duyuluyordu. Hayat devam ediyordu ama Kurosaki evinin bu iki sakini için her şey kökten değişmişti.

Kahvaltı sofrasında Isshin, her zamanki gibi Ichigo’nun üzerine atlamaya çalışıp havada bir tekme yediğinde, Karin her zamanki soğukkanlılığıyla çayını yudumluyordu.

— Hey, Ichigo! Bugün farklı görünüyorsun, dedi Karin, tek bir kaşını kaldırarak. — Sanki... üzerinde daha ağır bir enerji var ama kötü anlamda değil. Daha çok, babamın o nadir ciddi olduğu anlardaki gibi.

Isshin yerden doğrulup üstünü başını silkeledi. Keskin gözleri bir anlığına Ichigo ve Orihime arasında gidip geldi. Bir şeyleri sezmişti; eski bir kaptan ve deneyimli bir baba olarak, oğlunun aurasındaki o yeni, korumacı katmanı fark etmemesi imkansızdı.

— Ah, benim oğlum artık tam bir erkek oldu! diye gürledi Isshin, gözlerinden yaşlar boşanarak (ya da öyleymiş gibi yaparak). — Masaki, görüyor musun? Oğlumuzun omuzları artık bir dağı taşıyacak kadar geniş!

Ichigo babasının kafasına bir tane patlatmamak için kendini zor tuttu.

— Kes sesini ihtiyar! Sadece iyi uyudum, o kadar.

Orihime ise kıkırdayarak Yuzu’nun hazırladığı omletten bir parça aldı. İçinde tarif edilemez bir neşe vardı. Henüz kimseye bir şey söylememişlerdi, belki de söylemek için erkendi ama o, ruhunda Kazui’nin o neşeli ve enerjik varlığının ilk kıvılcımlarını hissediyordu.

Kahvaltıdan sonra Ichigo ve Orihime, kasabanın dışındaki nehir kenarında yürüyüşe çıktılar. Gökyüzü masmaviydi ve rüzgar, baharın taze kokusunu taşıyordu. Ichigo, Orihime’nin elini hiç bırakmıyordu.

— Kazui... dedi Orihime aniden, durup nehre bakarak.

Ichigo duraksadı.

— Kazui mi? O da ne?

Orihime, sanki çok uzaklardan bir ses duymuş gibi gülümsedi.

— Eğer bir gün bir oğlumuz olursa... adının Kazui olmasını isterim. 'Cesur' ve 'huzur' anlamlarını taşıyan bir isim. Senin gibi güçlü ama aynı zamanda etrafına neşe saçan biri olsun.

Ichigo bu ismi zihninde tarttı. Kazui Kurosaki. Kulağa doğru geliyordu. Sanki bu isim, zaten uzun zamandır kaderlerinde yazılıydı da sadece söylenmeyi bekliyordu.

— Kazui... dedi Ichigo yavaşça. — Güzel bir isim. Onu şimdiden görebiliyorum. Turuncu saçlı, senin gibi gülen gözleri olan bir çocuk. Muhtemelen benden daha yaramaz olacak.

Orihime neşeyle güldü.

— Ve senin kadar cesur! Belki de o, Shinigamiler ve insanlar arasındaki o ince çizgide yürüyen en mutlu çocuk olur.

Ichigo, Orihime’yi kendine çekip göğsüne yasladı. O an, geçmişte savaştığı tüm düşmanlar, Soul Society’nin politikaları ya da Hueco Mundo’nun karanlığı çok uzak göründü. Tek gerçek, kollarının arasındaki kadının kalp atışları ve geleceğe dair kurdukları bu küçük ama devasa hayaldi.

— Orihime, dedi Ichigo ciddi bir sesle. — Hayatım boyunca birçok şeyi korumak için savaştım. Ama Kazui için... Kazui’nin yaşayacağı dünya için, huzurun ne demek olduğunu gerçekten öğrenmem gerekecek. Ona sadece kılıç sallamayı değil, senin gibi sevmeyi de öğretmeliyiz.

Orihime başını kaldırıp kocasının gözlerine baktı.

— Bunu birlikte yapacağız Ichigo. Sen ona nasıl dik durulacağını öğreteceksin, ben de ona neden dik durmamız gerektiğini.

Yürüyüşlerine devam ederken, güneş tepede yükselmişti. Karakura Kasabası, her zamanki sıradanlığıyla devinirken, Kurosaki ailesinin temelinde yatan o büyük sır, sessizce büyümeye devam ediyordu.

Ichigo, o gece yatağa yatmadan önce balkona çıkıp gökyüzüne baktı. Yıldızlar her zamankinden daha parlaktı. İçindeki Reiatsu, sanki bir kutlama yaparmışçasına hafifçe dalgalanıyordu. O gece, Ichigo Kurosaki sadece bir kahraman ya da bir koruyucu olmadığını anlamıştı. O, bir babaydı. Henüz doğmamış olsa da, ruhu şimdiden dünyayı neşelendirmeye hazırlanan Kazui’nin babası.

Ve o an, Ichigo’nun içindeki o her zaman tetikte olan savaşçı ruhu, ilk kez tam anlamıyla huzura erdi. Çünkü biliyordu ki, ne gelirse gelsin, ne tür bir fırtına koparsa kopsun; o, Orihime ve küçük Kazui için yıkılmaz bir kale olacaktı.

Kaderin çarkları dönmeye devam ediyordu ve bu sefer, çarkın her dönüşü bir yıkımı değil, hayat dolu bir kahkahayı müjdeliyordu. Turuncu bir şafak söküyordu ve bu şafak, Kurosaki ismini sonsuza dek parlatacak olan Kazui’nin habercisiydi.